07 Mayıs 2017

Beyhude Ömrüm / Mustafa Kutlu




















Gidin bakalım.
Her güz kurulur bu kervan.
Köy kendini geçindiremiyor. Gurbetin geliri olmasa halimiz harap.

Güzün gidecek, bahara yonca biçiminde dönecekler.
Bazıları artık dönmüyor. İstanbul gurbetinde yerleşip kalanlar var.
Köyün nüfusu gide gide azalıyor.
Onlar da oraya bir bahçe kurmaya gidiyorlar.
İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Bu düşünceyle gülümsüyorum.
Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi? (s:70)


Birkaç kere bizim köylülerin toplaştığı kahveye uğradım. İnsanlar artık ne doğana seviniyor, ne ölene üzülüyor.
Varsa-yoksa aldım, sattım, yaptım-çattım. İstanbul işini yoluna koyanı güldürüyormuş; kahvedekilerin işi yolunda anlaşılan, vara-yoğa gülüyorlar.
Bir de televizyon çıkmış.
İnsanlar birbiriyle değil topluca âlete dönüp onunla konuşuyor sanki. O ne derse mevzu o oluyor. (s:195)


Al işte kaldık mı yokuşun ortasında, kaldık mı karın içinde.
Yine o korku gelip kapladı her yanımı.
Can tatlı işte, debelenip durdum kalkmak için, debelendikçe aşağıya doğru kaydım, battım karın içine.
Demek ki hayli yorulmuşum, nefesi bile zor almaya başlamışım. Dur dedim kendi kendime; oku-üfür, yüzünü Cenab-ı Hakk’a döndür, ha şöyle sakinleş biraz. Nitekim öyle de oldu. Telaş gitti, teslimiyet geldi. Vücudumu bir sıcaklık, zihnimi tatlı bir uyuşukluk kapladı. (s:208)


(Dergâh Yayınları, 2014, 209 sayfa)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder